Öğr.Gör.Nurhayat VAROL- Kişisel Web Sayfası

DEPREMİN TETİKLEDİKLERİ

26
Şubat
2020

Deprem yaşantımızın bir paçası ve hayatımızın içerisindedir. Bizleri öyle etkiledi ki uyanık iken sanki sallanıyoruz. Gözlerimiz sık sık avizelerde ve sallanıyor muyuz mu diye tereddüt ediyoruz.  Hayali sarsıntı hissedip korku dolu gözler ile çevremizdeki insanların gözlerini arar olduk.

Birçoğumuz deprem sanki sadece gece olur endişesiyle sabaha kadar uyumayıp gün aydınlanmaya başlayınca uyumaya çalışıyoruz. Uyuduğumuzda da oda ışıklarını açık bırakıyoruz. Uyuduğumuz zaman da kâbus görerek irkiliyoruz. Zeminden ve binasından tereddüt ettiğimiz evlere, kapalı alanlara gidemiyoruz.  Evde yalnız kalmaktan korkuyoruz. Bir aydır sokağa çıkabilecek kıyafet ile yatıyoruz. Banyoya girerken tedirgin girip, kısa süre kalmaya çalışıyoruz. Tabii evlerden kaçmaya fırsat bulabilirsek el çantamızı ve telefonlarımızı başucumuzda hazır tutuyoruz. Telefonlarımızın şarjlarını mümkün olduğu kadar dolu tutmaya ve sürekli yanımızdan ayırmamaya gayret ediyoruz. Dar sokaklardan geçerken tedirginliğimiz yine var. Bu davranışların bir kısmı önlem olmakla birlikte korkunun, kaygının, depremin psikolojimiz üzerinde bıraktığı olumsuzluklardır. Zamana yayarak zaman her şeyin ilacı fikrinden yola çıkılırsa, bazı korkular yerleşik kalsa da kendimizi olumsuz duygulardan uzaklaştıracağımıza inanıyorum.

>> Devamını okuyun

ÇADIRKENT ELAZIĞ’DA UMUTLAR SÖNDÜ

19
Şubat
2020

Depremden sonra yaklaşık bir ay geçti. Deprem anını düşününce rüya gibi geçen saniyeler gözümün önünde canlanıyor. Ama saniye değil, sanki dakikalarca sürdü.  Çünkü korku dolu anlardı. Sallantı anında giriş katı olan bir sosyal alandaydım. Dış kapıya ancak 15-20 metre uzaklıkta iken yürüyemedik. Bulunduğum yerde çökmüş, gelen felakete teslim olmuştum. Öğrendim ki, anladım ki böyle şiddetli sarsıntıda önlem alacak bir ortam olamıyor. Adım atılamadı. Sanki kapalı alandaki insanların ayaklarının altındaki zemin, film simülasyonlarında olduğu gibi kayıyordu. Ortamdaki her şey dönüyordu. Avizeler düşecek gibiydi.

>> Devamını okuyun

HAYALLERİMİZİN HAYAL OLDUĞU ŞEHİR OLDUK

05
Şubat
2020

24 Ocak 2020 Sivrice merkezli depremin üzerinden 10 gün geçti. Her geçen gün depremin acı yönü, yıkımı, bıraktığı travma daha çok hissediliyor. Ta ki yaraların sarılması görününceye kadar devam edecek.  Depremi yaşayanalar bu travmayı nasıl atacaklar?  Evlerinde sıcacık çayını yudumlarken, sarsıntıdan sonra hayatını çadırlarda geçiren, yemek kuyruğuna giren, üzerine verilecek battaniyeyi bekleyen, yepyeni ilkel bir yaşama adaptasyon süreci yaşayan, canlarından çok sevdikleri evlatlarını olumsuz şartlardan nasıl koruyacaklarının telaşına düşenler? Ağırlaşan kış hava koşullarında dayanma gücü arayanlar? Soru ve sorunlar sıralamak ile bitmez.

>> Devamını okuyun

ELAZIĞ’IM GEÇMİŞ OLSUN

29
Ocak
2020

24 Ocak 2020 saat 20.55 Elazığ ve köylerinde yaşayan bebekler hariç, herkes canlarının derdine düşmüşlerdi. Allah’ım o nasıl bir andı. Bitmeyen 40 saniye o kadar mı uzun hissedilir. O 40 saniye dakikalar gibi geldi.

Kıyamet denilen an böyle miydi?

Can bu kadar tatlı mıydı?

5 metre uzaktaki kapıya insan yetişemez mi?

Yürümek, ayakta durmak bu kadar zor muydu?

 Sanki bir fanus içerisinde simülasyon yaşamadık mı?

Yerler kayıyor, duvarlar kayıyor, tavan kayıyordu. Ya kaçış yolu arandı ya da benim gibi yere çöküp her ne olacaksa teslim olundu.

>> Devamını okuyun

BİR ANNENİN EVLADINA ÖZLEMİ

21
Ocak
2020

Bugün bir anne yüreğinin taşması ile köşe yazıma başlamak istedim. Annelere duygularının doruğa çıktığı an, ya da en çok üzüldüğü an, en çok sevindiği an sorulsa, eminim ki birçok anne çocukları ile ilgili hatıralarını anlatırlar.  Evet, bugün benim yine duygusal günüm.  Evlat sevgisi nedir? Analık nedir? Babalık nedir? Aile olmak nedir? Aynı evi paylaşmak nedir? Hasretlik nedir? diye bir sürü soru ve cevabı, insanın içini ısıtır ve anılarla burnunu sızlatır.

Bugün 20 Ocak. Her 20 Ocak tarihinde diz boyu kar, insanı titreten soğuk hava, özlemle beklediğim yavrumu kucaklamanın ilk anne olabilmemin heyecanıyla Karlsruhe – Almanya sokaklarında eşim ile birlikte hastane yolunu tuttuğumuz gece hafızamda belirir. O yıllarda şimdiki gibi çocuk doğmadan cinsiyeti bilinemezdi. Ultrason cihazı vardı, ancak cihaz şimdiki gibi çok gelişmiş değildi ve bebeğimizin cinsiyetini doğumdan önce öğrenememiştik. Kız ya da erkek olacağını bilmiyorduk, ama belli olan ismi CİHAN olacaktı. Hastaneye girdikten birkaç saat sonra göğsümün üzerine bırakılan evladımın kalp seslerini duyduğum, onun sıcaklığını hissettiğim an “mutluluk budur, rüya mı?”  diye heyecanlanmıştım.  Garip yerdeydim, eşim dışında yakınım yoktu, o yıllarda Türkiye ile iletişim çok zor olduğu ülkede hayatımıza ilk evladımız girmişti. Türkiye’den tek ayrılmışken, 3 kişi geri dönecektik.

>> Devamını okuyun